Dünya Savaşına doğru son hızla koşturan devletlerin, bir yandan kendi sınırları içerisindeki milliyetçi hareketlerle mücadele ederken, diğer yandan uluslararası arenada hayatta kalmaya çalıştıkları bir dönemde yasama hareketlerinin hız kazanması kaçınılmazdı. Sadece Fransız İhtilalinin artçı etkileri sonucu monarşiler tek tek alaşağı olurken,  monarşilerin yerine kurulmakta olan sistemlerde yazılı hukukun tahmin edilenden ve beklenenden daha önemli bir rol oynaması gerekiyordu. 1876 Kanun-i Esasi’si tam da böyle bir ortamda, Osmanlı İmparatorluğu gibi monarşi ile birlikte aynı zamanda teokratik olarak nitelendirilebilecek bir siyasi yapının ortasında zuhur etti. Tam da içerisine dahil olduğu siyasi yapı sebebiyle içerdiği hükümler, nispeten yenilikçi ve özgürlükçü bir yönetim anlayışını işaret ediyor olsa da, uygulamada sonuç Sultan II. Abdülhamid’in meclisi önce süresiz tatil etmesi, teoride yürürlükte gözüken yasanın fiiliyatta işlevsiz hale gelmesi ve işbu Anayasa benzeri metin ile ortaya çıkması beklenen bir takım hakların askıya alınmasına neden oldu.

Günümüz hukuk sisteminin eleştirisi yapılırken, 1876 Kanun-i Esasi’si anayasal bir metin olarak görülmekle birlikte, 13 Şubat 1909 tarihinde Kamil Paşa hükumetinin istifaya zorlanması ve takip eden süreçte Hüseyin Hilmi Paşa başkanlığında ilk parlamenter hükumetin İttihat ve Terakki Cemiyetinin bu konudaki hukuk ekolüne pek fazla ehemmiyet gösterilmemektedir. Oysa İttihat ve Terakki Cemiyetinin, 1912 yılında iktidara gelmesiyle birlikte uygulamasını yaptığı anayasal değişiklikler ve bu değişiklikleri takip eden, modern ve laik bir hukuk sistemi oluşturmak konusundaki adımları, ileride kurulacak olan Türkiye Cumhuriyetinin yeni hukukunu  oluşturmak için, batı tandanslı hukuk sistemlerini ve kanunlarını iktibas etmesindeki en önemli neden olabilir.

Yazının devamı 3. Jöntürk Harekâtı Dergisi Nisan Mayıs Sayısında…