Birkaç teşebbüste bulunup geri adım atan kış mevsimi bu defa gelmişti. Öyle olunca Mustafa Abi kahvehanenin sobasını kurdu ve boruları uzun uzun döşedi. Sobadan çıkan sıcaklık kahverengi borular marifetiyle kahvehanenin dört bir yanına yayılıyordu. Kış günü kimseler dışarıda dolaşamadığı için de kahvehanemizin müdavimleri her gün tam kadro halinde toplanıyordu. Mekan sahibi Mustafa Abi’nin oğlu Ömer Ali ise mevsimin sürprizi olmuştu. İşten çıkarılan Ömer Ali evde oturmaktansa babasına yardım için kahvehaneye gelip gidiyordu. Babasının sessizliğine karşılık oğlu lafazandı. En çok da futbolla ilgileniyordu. Öyle olunca bilhassa Avrupa kupaları maçlarının olduğu günlerde herkese laf yetiştiriyor, kendi takımını göklere çıkarırken rakiplerini yerin dibine sokmak için zihnini seferber ediyordu. Yine öyle günlerden biriydi. Ömer Ali’nin tuttuğu takım fena fark yemişti ama bizimki kuyruğu hâlâ daha dik tutmaya, mağlubiyete mazeretler uydurmaya çalışıyordu. Gerçi o gün kendisini pek dinleyen yoktu. Kahvehanenin yaşlı müdavimleri kendi dünyalarındaydı. Öyle olunca Ömer Ali’nin konuşmaları, kalabalık bir ortamda açık kalmış bir radyodan gelen spikerin sesi gibi duvarlara çarpıp kırılıyordu. “Bizde,” diyordu Ömer Ali “Altyapıya önem verilmiyor. Oysaki toplum olarak çok seviyoruz futbolu ve daha çocuk yaşlardan itibaren bu oyunu oynuyoruz. Ben mesela ne zaman iki arkadaş bulsam hemen kale direği görevini görecek iki de taş temin ederdik ve boş arsalarda, şurada burada gol atan kaleye oynardık.” Ömer Ali bu şekilde nutkunu irat ederken birden söze Şerafettin Dayı girdi.

Yazının devamı İttihat Dergisi Haziran – Temmuz Sayısında…