Kemal Tahir, “Esir Şehir” dizisi olarak yazdığı Esir Şehrin İnsanları, Esir Şehrin Mahpusu, Yol Ayrımı, Yorgun Savaşçı ve Kurt Kanunu romanlarında Mütareke’den Cumhuriyet sonrasına kadar ki dönemde İttihatçıları konu edinir. O yıllarda İstanbul’u ve siyaseti Bekirağa Bölüğü’nden bahsetmeden anlatmak imkânsız olduğu için de sık sık Bekirağa Bölüğünden bahseder. Adı en çok Kurt Kanunu romanında geçer.

Bir şehir anıldığında gelen ilk imaj aslında o şehrin kimliğinin bir yansımasıdır. Uzun bir zaman diliminde sadece binalarla değil, binaların çevresi ve birbirleriyle olan alakaları üzerinden de şekillenen kimlik hakikidir, kalıcıdır. Çırağan-Yıldız-Dolmabahçe üçgeni böyle bir kimliği ifade eder. Şatafat ve azametine rağmen her zihinde çöküş döneminin hüznünü canlandırır.

Sultanahmet, Bayezid ve Ayasofya Cami’lerinden karşılıklı okunan ezanlar bölge yoğunluğundan fazlasını anlatırlar. Bu ezanların gölgesindeki Bab-ı Seraskerî’ye ne kadar bir üniversite kapısı denilirse denilsin, daha fazlasıdır.

Kimlikli binalar, kendi iç dünyalarını inşa ederken dış mekânları dayaratan yapı taşlarıdır. Kimlikli bina cepheleri, sadece iç bölmelerinin, odalarının değil ondan fazla olarak caddelerin, meydanların duvarları olarak da görülmelidir.

Türkiye’de 1950’li yıllarda hızını alıp, insafını yitiren sanayileşme ve onun gayrı meşru çocuğu göçün etkisiyle plansız ve sağlıksız gelişen şehirlerin, var olan güzellikleri hapsedilmiş, kimliksiz beton yığını içinde kuşatılmıştır. Bu şehir nüveleri, özleri sağlıksız büyüyen dokuyu kimi zaman taşıyamamakla birlikte, kimileri şehir içinde şehir yahut açık müze olarak yaşamaktadırlar.

Yazının devamı İttihat Dergisi Haziran – Temmuz Sayısında…