Tarihi sömürenlerin kaleminden okuyoruz. Bu sebeptendir ki, Afrika kıtasının kaderi olarak lanse edilir sömürülmek. Afrika kıtasına sömürgeci güçlerin yerleşmesi XIX. Yüzyılın sonlarına denk gelir. 1884- 85 Berlin Konferansı’nda Düvel-i Muazzama adı verilen büyük güçler, hammadde ve pazar ihtiyaçlarını karşılamak için Afrika topraklarını tamamıyla sömürmeye karar verirler. Öncelikle 1830’da Cezayir ve 1881’de Tunus Fransızlar tarafından, 1881’de Mısır ve 1889’da Sudan İngilizler tarafından açık bir şekilde işgal edilir. Tabii dönemin Müslümanları; Osmanlı Devleti etrafında toplanarak kendilerinden kat be kat güçlü sömürgeciliğe karşı “umutsuz bir direnişe” girişmişlerdir.

1911 yılında İtalyanlar jeo-stratejik konumu itibariyle oldukça önemli gördükleri Trablusgarp ve Bingazi topraklarını işgal etmek üzere harekete geçmişlerdir. Osmanlı Devleti’nin askerî ve sosyo-ekonomik yetersizliği karşısında idarenin “savaşamayız” kararı almasına bir avuç idealist vatansever subay adeta rest çekmişler, devlet yoksa biz varız diyerek “Allah, Vatan, Namus, İttihat” özdeyişi etrafında bir araya gelerek Mısır ve Tunus üzerinden çölleri aşarak Trablusgarp’ı müdafaaya koşmuşlardır.

Trablusgarp namı diğer Osmanlı- İtalyan Savaşı sırasında, Teşkilat-ı Mahsusa’nın ilk kez temellendirildiğini görmekteyiz. Burada İttihatçı subaylar Enver, Halil ve Mustafa Kemal Bey gibi isimlerin liderliğinde yerel halkı örgütlemişler ve İtalyanlara Libya çöllerini adeta dar etmişlerdir. Trablusgarp’a koşan Osmanlı subayları, Osmanlı Devleti’ne karşı Balkanlar’da ve Arap yarımadasında tedhit ve isyan hareketlerinde bulunan ayrılıkçılara karşı stajlarını tamamlamışlar, Trablus çöllerinde ise ciddi bir tecrübe kazanmışlardır.

Yazının devamı İttihat Dergisi Haziran – Temmuz Sayısında…